Prof.Dr. Erol Köktürk, Hasan Ataman’ı yazdı…

8 Nisan 2017
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz
...
Prof.Dr. Erol Köktürk, Hasan Ataman’ı yazdı…

BELEMTÜRK TV CANLI YAYIN

Çaycumalı Prof.Dr. Erol Köktürk’ün yazısı

Prof.Dr. Erol Köktürk, Hasan Ataman’ı yazdı…

Çaycumalı Prof.Dr. Erol Köktürk’ün yazısı şu şekilde:

Hasan Ataman’ın ardından

İki gündür yüreğim yangın yeri. Sönmüyor ateş. Küllenmiyor bir türlü. Ruhen normalleşemedin bir türlü. “Normalleşince yazayım,” diye düşündüm. Sonra da “neyi bekliyorum ki?” diyebildim. Dile kolay kırk yıllık dostluğumuz fiziken son bulmuş. Haber böyleydi pazar günü 17.30’da. Ne olacak şimdi? Çaycuma’ya gelişlerimde bir kapımız daha kapandı. Bir ayağımız daha eksildi. Telefonlaşmalarımızda hep buluşma üzerine konuşurduk. Buluşmayı özlerdik. Buluştuğumuzda da zamanı durdurmak isterdik. Birikenleri konuşmayı sığdıramazdık zamanın akıp giden kısıtlılığına. “Yetmedi” diye ayrılırdık hep. Gözümüz arkada kalırdı. Ne olacak şimdi?
Akıl insanıydın. Akıl süzgecinden geçirmeden söylemezdin diyeceklerini. Kaç süzgeç vardı aklında bilmiyorum. Ama kolay, hemen söylemeyen bir yapın vardı. Acele etmeyen. Pat diye konuşmayan. “Şimdi aklıma geldi” kalıbını kullanmayan, ham düşünceyi paylaşmayan, bir düşünceyi beyninde uzun bir yolculuktan sonra olgunlaştırıp dillendiren biriydin.
Gülmeyi severdin. Ama duygularını pey yaşayamadım seninle. Ne ki özlemek duygunun en isyankâr dışa vurumu değil mi? Aklın, düşüncelerinden dolayı ödediğin bedellerin üstünü örttü hep. Senin hiçbir zaman ödediğin bedeller üzerine konuşmana tanık olmadım. Buna hayret de ettim. Geçmişe dönüp, genelde yapıldığı gibi, hatta sık sık dönüp, o acılara takılıp kalmaman, senin ruhundaki değirmenin büyüklüğünü gösteriyor. Herhalde geçmişle ilgili acılarını öğüttün attın Filyos Çayı’na… Masalarımızda görmediğimize göre…

Neyin oldu yaşamında, bilmiyorum. Merak da etmedim. Ayrıca yaptığın iş belli. Neyin olabilir ki? Mutlulukla en çok sözünü ettiğin için bildiğim yazlığın, seninle ayrılığın da mekanı oldu. Nasıl bir metafor bu? Mutluluk için, yaşamı yeniden üretmek için, projelerine odaklanmak için gittiğin yerin yaşamın sonlandığı yer olması? Bana korkunç geliyor bu. İçimde kutup soğukları esiyor. Camları açıp bağırmak, “var mı böyle bir saçmalık” diye haykırmak istiyorum.

Bende bazı şeylerin kaldı biliyor musun? Merakların… Bitmez tükenmez öğrenme tutkun… Yeniyi arayışın… Bulduklarını paylaşman… Hem de yazarak… Yazdıkların kaldı hiç olmazsa. Yazmayı düşündüklerini aldın götürdün yanında. Ne kadar yazık! Bunlar usuma geldikçe, iki gündür, kendi kendime söyleniyorum, “Nasıl olur?” diye. Böyle bir gidiş olmamalıydı, diye haykırıyorum. Ne fayda?

Bir de kimsenin sana yüklemediği sorumluluk duygun kaldı. Kime neydi ki yöre tarihi? Sana ne Romalılardan? Sana ne oluyor ki? Bas gazeteni, davetiyeleri, ya da diğer ticari şeyleri. Otur oturduğun yerde… Oturamadın bir türlü. Sorumluluk ve merak kenetlenince seni hep sokaklara attılar. Kitapların arasına soktular. Merakların uykularının ortağı, gecelerinin yoldaşlarıydı. Ama biraz acele etseydin ya! Sonlarına geldiğini tahmin ettiğim ürünlerini bize armağan etmeden niye gidersin ki? Şimdi sinir oluyorum sana. Acele etmediğin için. Ağır davrandığın için. Ne olurdu sanki mükemmeli aramasan? Mükemmel uzatır işleri, biliyordun. Ama yine de onu arıyordun hep.
Kim dedi sana, Zonguldak’ı düşün, ülkeni düşün diye? Onların sorunlarına kafanı tak diye? Yanlışları eleştir diye? Çözüm öner, geleceği göster diye? Hiç kimse… Yaşamın kendisi çıkardı önüne bu görevleri. Sen de kenara çekilmedin. Tersine üzerlerine gittin. Okudun. Öğrendin. Düşündün. Sentezledin. Çıkarsadın. Yazdın… Yazdın… Yazdın… Onlar kaldı bize. Avuntu mu bu şimdi? Neyle avunayım ben? Onlar zaten yazılmıştı. Ben dahasını beklerken, bunlarla avunamam şimdi…
Şimdi seninle Ekin Matbaası’nda birkaç ortak dostumuzla birlikte olmak vardı. Çayları içmek. Sohbet etmek. Gülmek. Yüzündeki tebessümü bir kez daha yaşamak. Ara ara gülüşlerinle sohbetlerin derinleşmesi. Zenginleşmesi. Birçoğunun tersine dayatmasız bir fikir, düşünce bombardımanı yaşamak. Katılmadığım fikirlerinle çatışmak. Yeni bir boyut aramak birlikte. Yorularak çıkmak yanından. Sana baka baka ayrılmak oradan. “Bir daha ne zaman buluşuruz acaba?” diyerek iç geçirmek…
Göze almışlık, acıları azaltır, diye düşünürüm. Göze alırsan zorun üzerine gidersin. Gittin. Bir yerlerde şöyle yazmıştım: Olmaz şeyler istemedik yaşamda, ama olmaz şeyler geldi başımıza… Senin için de yazılmıştı bu satırlar. Olmaz şeyler geldi başına. Kendin için yapmadığın, ülken için, toplum için yaptığın, yapmak istediğin şeyler için olmaz şeyler geldi başına. Ama bunları göze almıştın. Göze almamış olsan yıkılırdın. Sen ayakta kaldın. İçerde gün saymak varken, kim dedi sana İngilizce öğren diye? Ana dilin gibi öğrendin. Farkını burada da koydun ortaya… Nazım’ın Yaşamaya Dair şiirinde dediği gibi,

“Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla,
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım,
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…”

Tam da şiirdeki gibi yaşadın o günleri ve çıkınca dışarıya, sana hiçbir zaman bir şey sunan olmadığı için yaşamda, kendi yaşamını kurmaya yöneldin. En büyük yardımcın yine tırnakların oldu. Onlarla kazdın yaşamı. Kimse sana gazete kur demedi. Demokrat Çaycuma’yı kurdun. Sami’yi de sevgiyle anayım bu vesileyle. Yöremizin sesi oldun. Haykırışı oldun. İsyanlarının sözcüsü oldun.

İçim acıyor iki gündür. Bilemezsin artık. Eskiden içim acıyor desem, paylaşırdın benimle. Sorardın. Anlamaya çalışırdın. Bir kısmını almaya çalışırdın. Ama şimdi yalnız başıma taşıyorum, daha doğrusu çekiyorum acını. “Her ölüm erkendir” söylemi, senin ölümünü açıklamıyor. Hayır, hayır… Senin ölümün erken değil, saçma… Bu yaşta, bu kadar birikim, bu kadar hedefler, bu kadar yapılacak iş, verilecek bu kadar kavga dururken, eyyy ölüm sana ne oldu ki? Senin ne haddineydi Hasan’ı bulmak? Ne halt ettin sen? Pas geçemez miydin? Vurmak zorunda mıydın aort damarına? En hassas yerine bedenin en vahşi vuruşunu yapmak zorunda mıydın? Lanet olsun sana! Utanç duymalısın bu tercihinden dolayı. Yerin dibine sen girmelisin… Ölüm sen yerin dibine girmelisin…

Nazım, bir başka şiirinde, “Yirminci yüzyılda en fazla bir yıl sürer ölüm acısı,” der. Bunu da yitirmişiz artık. Demek ki yirminci yüzyıl daha insancılmış bugünlere göre. Ne bir yılı, bir ay sürmüyor o acıların çoğu artık. Ama ben yaşamımı sarsan bazı ölümler gibi, senin ölümünün acısını da küllendiremeyeceğim. Biliyorum. Acıyı içimden hemen söküp atmasam da, tatlı bir anıya dönüştürsem derim, ama beceremem. Ne kadar sürer bu sızılar bilmiyorum. Yaşam ya da fizik boşluğu sevmezmiş. Yeri doldurulurmuş. Senin boşluğun ise kalacak içimde. Bunu da biliyorum. O boşluğun yerine koyacak bir şey bulamayacağım hiçbir zaman.
Biliyorum, ileride seni yitirmenin acısı daha fazla koyacak bize. Neyi kaybettiğimizi ileride daha iyi anlayacağız. Bir şeyler eksik kalacak. Yarım yaşanacak gelecek. Mutlaka duyumsanacak boşluğun. Ama ne çare?
Sana, artık sonsuzlaşan uykunda bol ışık diliyorum. Işıklar içinde uyu. Sevgiyle kal… Elveda sevgili Dostum.

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN